NEFSANİ ARZULARIN DUYGULARIMIZLA İLİŞKİSİ
Nefsani arzuların duygularımızla ilişkisi, onun niyetlerimizle olan bağlantısından ötürü çok önemlidir.. Arzu, nefsimizin 4 temel özelliğinden birisidir. Kuran’da bu iyi ya da kötü herhangi bir şeye karşı duyulan eğilim olarak nitelendirilmiştir: “Her nefis imtihan için hayra ve kötülüğe müptela kılınır.” (Enbiya 35). Bu ayette, birbiriyle ilişkili 4 kavram ve 3 farklı alan vardır. Şimdi, bu ayetteki 4 farklı kavramın açılımlarına geçelim. Bunlar:
1-İmtihan; 2- Hayr (iyilik); 3-Kötülük; 4- Müptela kılınmaktır.
1-İmtihan: İmtihan, Allah’ın biz kullarına bahşettiği özgür irade (free will) den ötürüdür. Çünkü, özgür irade, seçimlerimize dayalıdır. Bunu ” Niyet ve Özgür İrade” ile ilgili yazımızda ele almıştık. Seçimlerimiz ise tercih ve irademize dayalıdır ki, bunu da 21 Mayıs tarihli “Ahlaki seçimlerimizin temelleri” yazımızda kısaca ele almıştık. İmtihan konusu bir sonraki yazımızda etraflıca ele alınacağı için, burada ele alınmayacaktır.
2-İyilik (hayır) ve 3- kötülük, manevi değer yargıları ve doğal olarak ahlaki değerlerle de ilişkilidir. Bu konu da önemine binaen “imtihan” yazımızdan hemen sonra yayınlanacaktır.
4-Müptela kılınmak: Bu kavram “bir şeye düşkün olmak” anlamını içermektedir. Düşkünlük içki veya uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklara olabildiği gibi, bir kişi ya da nesneye de olabilir. Bir şeye düşkün olmak duygularımızla ilişkilidir. Duygular ise: a- Ya çevresel faktörlerden etkilenir. Bu takdirde tecrübelerimiz ön planda yer alır; ” arabam şu model, şu marka olsun; ya da evleneceğim kişi şu özelliklere sahip olmalı” vb. gibi. b- Ya da içsel faktörlerden etkilenir. İyimserlik-kötümserlik gibi. İyimserlik veya kötümserlik kişinin kendisi ve dünya hakkındaki görüşü, tavrı ve tutumudur. Nefsani arzuların duygularımızla ilişkisi kapsamında içsel faktörlerin varlığı çok önemlidir. Çünkü, “iyilik-kötülük” gibi değerlere dayalı duygularımız çoğunlukla “anlık duygulardır”. Yani, derhal açığa çıkar ve hissedilirler. Tıpkı, ilk görüşte aşık olma veya nefret etme gibi. Biliyoruz ki, aşk veya nefret gibi duyguların gelişmesi, büyümesi hem zamana hem kişiye, hem de o kişinin sahip olduğu değerlere bağlıdır. Demek ki “anlık duygular” bir kıvılcımla başlar (moda tabirle elektrik almak) ve şartlara göre büyür ya da söner. https://kurandakihayat.com
Nefsimizin eğitilmesi, terbiyesi için öncelikle bu duyguların kontrol altında tutulması şarttır. Aşktan dolayı “gözü kör” olmuş veya nefretten ötürü “gözü dönmüş” insanların içine düştüğü durumlara pek çok kez şahit olmuşuzdur. Bu tür bir “anlık duygular” bedenimizin kimyasını ve enerjisini değiştirirler. Bu değişiklikler sempatik sinir sistemimize etki eder. Kişi hangi sistemin etkisinde ise, bedeninde o hormonlar üretilir ve kana verilir. Örneğin, adrenalin gibi. Anlık duyguların dışındaki duygular da nefsi terbiyede kilit rol oynarlar. Bunlar rahatsız edici, istenmeyen duygulardır. Kaygı, endişe, üzüntü vb. gibi. Bu tarz duygular kişiliğin gelişmesine engel olur ve problem yaratırlar. bunu önlemenin tek yolu “akıl etmektir, aklını kullanmaktır”. Peki, hangi akıl kullanılacaktır? Vicdana dayalı akıl, yani temiz akıl. Kuran-ı Kerim’de “temiz akıl ve vicdana” bu denli vurgu yapılması boşuna değildir. Amaç duyguların arzularımız üzerindeki etkilerinin önemini gözler önüne sermektir. Şimdi bu anlattıklarımıza bir açıklık daha getirelim:
Mutluluk, üzüntü, kızgınlık ya da tiksinti gibi duygularımız görelidir. Yani kişiden kişiye değişir. Örneğin, bazıları “evlendiği için” mutluluk duyarken, bazısı “boşandığı”, ayrıldığı için mutluluk duyar. Keza kimisi en mutlu gününün ilk işe girdiği gün olduğunu dile getirirken, bir diğeri en mutlu gününün çocuğunun doğumu olduğunu ifade eder. Şüphesiz, bu tarz duygular zamana, olaylara, kültüre ve hatta aynı kişide duygu cinsine göre de değişiklik gösterir. İşte, tam da bu yüzden mutluluğu tanımlayamayız. Zira sabit bir referansı yoktur. Fakat, bu gerçek olmayan mutluluk hissi için geçerlidir. Gerçek mutluluk ise huzur ve güvene dayalıdır ki, Kuran’da ” müminlerin kalbine huzur ve güveni indiren O’dur ” (Fetih 4) ayeti ile beyan buyurulur. Gerçek mutluluğun temelinde “adalet, hak, doğruluk ve iyi” bulunur. Bir örnekle somutlaştıralım: Eğer, bir kişi, para kazanmak ya da statü, makam, mevki elde etmek için başka insanların hakkına tecavüz etmezse, veya yalan ve sahtekarlıkla para kazanma yoluna girmezse, elbette diğer insanlarla ilişkileri güvene dayalı ve huzur içinde olur. Ama, yarın kimi nasıl kandıracağını düşünen, sahtekarlığının ortaya çıkmaması için planlar yapan bir kimse kendini ne huzur içinde hisseder, ne de güven. Nefsani arzuların duygularımızla ilişkisi bize şu hakikati hatırlatır: Gerçek mutluluk kişinin kendisiyle barışık olmasıdır. https://facebook
” İyimserlik-kötümserlik” dünya hakkındaki görüş ve tutumumuzu yansıtır. Yani ya hayatı” çekilir, yaşanmaya değer” bulursunuz; ya da yaşamınızı “çekilmez, katlanması güç bir yük” olarak görürsünüz. İyimser veya kötümser bakış açılarımız, doğru hareket ve eylem kapasitesini etkili olarak kullanıp kullanmadığımızı bize çok açık bir şekilde gösterir. Kuran-ı Kerim bunu şöyle vurgular: ” Herkes kendi yaratılışına göre hareket eder.” (İsra 84).Yani herkes kendi dünyasında yaşar. Bir diğer ifade ile kendi seçim ve tercihlerine göre yaşamını sürdürür. Peki, dünyaya, olaylara bakış açımızda etkin olan şey nedir? Düşüncelerimiz. Düşünce, bir hareketin, bir eylemin formudur; şeklidir. Hatta, düşüncenin kendisi bile bir eylemdir, bir niyettir, bir ameldir. Düşüncelerimiz arzularımızla, arzularımız da duygu ve seçimlerimizle ilişkilidir. Bu niçin önemlidir?
Yazımızın başında demiştik ki, aşk ve/veya nefret vb. gibi “anlık duygular” davranışlarımızda ve nefsimizi terbiyede çok önemlidir. Çünkü, bu anlık duygularda yerine göre bir ila üç faktör derhal devreye girer. Bunlar: Dürtü, tahrik ve şevktir. Bu yazıda yalnızca dürtü ve tahrik konusuna değineceğim. Bunları tanımamız, bilmemiz kolaydır. Anlık hislerle hareket eden bir kişi, sosyal koşullar gereği, örneğin statü, veya kendince doğru kabul ettiği siyasi/ekonomik görüşü gereği otoriteyi reddetme eğilimi gösterebilir. Yahut da tecrübe yani deneyimleri sonucu, örneğin, çocukken ya da yetişkinliğinde engellenmiş, yasaklanmış ve hırpalanmışsa, bu kez de yasaklara karşı koyma gibi bir eğilim, temayül gösterebilir. Buraya çok dikkat etmek lazım. Biz, vicdana, hakka dayalı olan bir eğilim ve temayülden bahsetmiyoruz. Örneğin, herhangi bir protesto yürüyüşü için yola çıkan bazı göstericilerin, en ufak bir bahane ile dükkanlara saldırmaları, yağmalamaları hangi vicdana sığar? Aynı bağlamda bazı fanatiklerin, holiganların izledikleri bir maçtan sonra olay çıkarmaları hangi hakkaniyete dayanır? Bu temayül ve eğilimlerin nedeni ya dürtü ya da tahrik ya da şevktir, ki hepsi ani hislere dayalıdır. İşte, ” aşka geldi” “şeytan dürttü” diye tanımladığımız olay veya olguda vurgu yaptığımız şey bu ani hislerin varlığıdır. Devam ediyoruz:
Dürtü nedir? Dürtü, düşünmeksizin çok güçlü bir tesirle etkisini gösteren büyük bir duygusal kuvvetin tahrik ve teşviki ile yapılan bir harekettir. Dürtü, psikolojide içten gelen bir gerilim, duygusal kuvvet olarak tanımlanır. Anlık hislerimize dayalı olan sevgi, aşk bir dürtüdür. Dürtüde sadece duygular değil, duyguların yoğunluğu da (ihtiras, tutku) önemlidir ve nefsani arzularımızı yönetmek için bunlar kontrol altında tutulmalıdır. Çünkü, dürtü hiçbir ölçüye dayalı değildir ve insanı türlü tepkilere sürükler. Bu yüzden, ilk önce dürtü ve tahriklerin kontrol altına alınması şarttır. Öte yandan “Tahrik” farklı anlamları olan bir kavramdır. Ben bu yazıda tahrik kavramını” bir kimseyi kötü bir şey yapması için kışkırtma” anlamında kullandım. (Bkn:TDK). Vicdanımız dürtü ve bu manadaki tahrikten daima rahatsızlık, acı ve ıstırap duyar. Vicdan, olması istenmeyen olaylardan ötürü her zaman bir ruh gerginliği hisseder ve bu gerginlik bizleri kaygıya sürükler. Bu kaygıların temelinde ise suçluluk, alınganlık ve incinme yer alır.
Alınganlık şu sebeplerden ötürü çok kötüdür: Alınganlık, herhangi bir uyarı, ikaz, gözdağı veya tembih vb. karşısında, kişiyi hışım ya da hiddet dolu saldırgan bir tepki vermeye sürükler. Bu yüzden olacak, ki hiçbir peygamber, elçi, enbiya ve veli kullar, kavimlerinin kendilerine gözdağı vermeleri karşısında hiç bir alınganlık göstermemişlerdir. Kuran’da bu gerçek muhtelif ayetlerde tekrar tekrar vurgulanmıştır. Örneğin, Hz. Nuh’a; Hz. İbrahim’e; Hz. Salih’e; Hz. Lut’a; Hz. Muhammed’e (sav) kavimlerinin verdikleri ikaz-tembih-gözdağına karşılık onların niçin alınganlık göstermediklerinin nedeni bu olguya dayalıdır. Oysa ki, müzik sesini kısmadığı için komşusunu öldüren, trafik de arabasından inip sebepli-sebepsiz diğer insanlara küfreden, saldıran, çocuk-genç-yetişkin insanları taciz edenlerin varlığı, günlük yaşamda hep karşımıza çıkan olaylar haline gelmiştir. Bunların temelinde öfke, o öfkenin altında ise incinme ve alınganlık yer alır. İncinme ve alınganlık hışım, gazap, yerle bir etme gibi “ANLIK HİSLERİN” devreye girmesiyle “YOK ETME” duygusunu harekete geçirir. Burayı doğru anlamamamız hayati önemdedir. Duygulardaki “anlık hisler” dürtü, tahrik veya şevk temellidir. Duygu ve tahrik alınganlık ve incinme ile beslenerek, kişiyi gazap ve hışımla hareket etmeye, karşısındakini yok etmeye eğilimli kılar. İşte, tüm peygamberlerin “ismet=günahsız” diye nitelendirilmelerinin temelinde; hiçbir dürtü ve tahrikin onların yaşamlarında bulunmadığı gerçeği yatar. Allah’ın “Onlar öfkelendikleri zaman öfkelerini yutarlar” ayeti kerimesi (Al-i İmran 134) bunu vurgular. Peygamberimizin(sav) öfke ile ilgili “öfkelenme” hadisi ile veli kulların ” incinsen de incitme” sözleri de bu ani hislerin yıkıcılığını ifade buyuran açılımlardır. Tekrar edelim: HİÇ BİR PEYGAMBER ANLIK HİSLERE DAYALI “DÜRTÜ, TAHRİK VE ŞEVKLE” HAREKET ETMEMİŞLERDİR. Onlar, işte bu açıdan “ismet=günahsız” sıfatını taşırlar. https://Twitter.com
Özetle, kişinin doğru, samimi, içten sadık olması Allah’ın koyduğu bir yasadır. Kişinin ” doğru imiş” gibi davranması ise nefsinin yasasıdır. Doğruluk insanın kalbindedir. Niyet, arzu, duygu, his ve akıldır onlar. Nefsani tüm arzular duygulardan beslenir. Kişi duygularını, arzularını ve aklını doğru yola çevirmeden, nefsini terbiye edemez. İşte, nefsani arzuların duygularımızla ilişkisi ve bu ilişkinin kavranması bu yüzden önemlidir. Gelecek yazımız, nefsimizin imtihanı ile ilgili olacaktır, “imtihan” bu yazımızın bir üst açıklaması niteliğindedir.
Görüşmek üzere!