NEFS, BEDEN VE RUH İLİŞKİSİ
Nefs ve beden birbirinden farklı olmalarına rağmen, anne karnında ruhun üflenmesiyle birlikte birbirlerine sımsıkı bağlanırlar. Farklılıklarının nedeni sahip oldukları hafıza ve farklı yasalara tabii olmalarıdır. Birbirlerine sımsıkı bağlı olmaları ise ruhun üflenmesi ile ilişkilidir.
Nefs ve beden arasındaki farklılıkların birinci sebebi “hafızadır”. Bedenimizdeki her hücrede, (kan, tükürük, sinir gibi) kodlanmış, yani şifrelenerek programlanmış bir hafıza vardır. Buna mukabil, nefsimiz yani benliğimiz düşüncelerinde, seçimlerinde, niyetlerinde, duygularında, arzularında vb. özgürdür ve tabi ki bu yüzden tüm eylemlerinden sorumludur. Kuran’da bu şöyle vurgulanır: “Allah sizi analarınızın karnından öyle bir halde çıkardı ki, hiçbir şey bilmiyordunuz. Böyle iken şükredesiniz diye size kulaklar, gözler, gönüller verdi…” (Nahl 28). Bu ayetle bebeğin, (Kalu Bela şahitliğindeki deneyimleriyle, cenin halindeyken üflenen ruhla birlikte sahip olduğu bilgiler hariç) bomboş bir hafızayla dünyaya geldiği bildirilir. Kalu Bela şahitliğinde, her nefs “Evet, Rabbimizsin” diyerek Allah’a iman etmiş, O’na kulluk edeceğine söz vermiştir: ” Hani Rabbin, Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp da onları nefislerine karşı şahit tutarak “Rabbiniz değil miyim?” diye buyurduğu vakit “Evet Rabbimizsin! Şahidiz!” dediler. Bunu, kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu” demiyesiniz diye yapmıştık.” (Araf 172). Elbette bu bir ahid idi, bu ahid ile insanoğlu yaptığı ahde vefa göstereceğine de söz vermiştir. (Araf 173).
Kuran’a göre, verdiği söze sadık kalarak, vefalı olmak, sadakat göstermek, emanete ihanet etmemek vb. gibi hasletlerle doğru yolu bulup iman edenler de olmuştur; iman etmeyenler de.. Bu iman ve inkar karşıtlığı: a- nefsimizdeki hafızamızın kodlu olmadığının; b-hareketlerimizin, düşüncelerimizin ve eylemlerimizin determine edilmediğinin; c- özgür iradeye sahip olduğumuzun bir göstergesidir. Ruh üflendiğinde, nefs ve beden etkileşim-iletişime girer. Yüksekten, adeta fırlatılarak atılan ruh, nefsi uyandırır. Bebekte yükseklik korkusu da o anda oluşur. Ruhun üflenmesiyle birlikte, ana karnındaki cenin işittikleri ve gördükleriyle ya Allah’a sığınır; ya da sığınmaz. Bu durum ayette de vurgulanmıştır: “…Sizin her halinizi bilir; sizi topraktan meydana getirdiği sırada ve sizler analarınızın karınlarında ceninler iken de…Şimdi kendinizi temize çıkarmaya kalkışmayın! Günahtan korkup sakınanı en iyi bilen O’dur!” (Necm 32). (İleride ele alacağım çok önemli bir olgudur bu).
Nefs ve bedendeki farklılığın ikinci nedeni, onların farklı yasalara tabi olmalarıdır. Örneğin, bedenimiz doğa yasalarına tabidir. Bu nedenle doğa yasalarındaki “zorunluluk” ilkesi onun sahip olduğu çok önemli özelliklerinden biridir. Kuran-ı Kerim’deki şu iki ayet, bunu çok net olarak beyan buyurur: “…Biz sizi önce topraktan yarattık, sonra bir spermden, sonra yapışkan bir maddeden, sonra da bir çiğnem etten yarattık ki, size kudretimizi gösterelim…”(Hacc 5); “Sonra o bir parça eti bir takım kemikler haline getirdik, sonra o kemiklere et giydirdik. sonra da ona değişik ve güzel bir mahluk olarak hayat verdik…” (Müminun 14). Bu iki ayet hem doğa yasalarındaki hareket ve hücrelerdeki kodlu hafızaya; hem de”zorunluluk” yasasına dikkat çeker: Yani, “Gerekli koşulların hazır bulunduğu hallerde, çocuk doğmamazlık, ağaç da büyümemezlik edemez” gibi. Oysaki, nefsimiz bu yasaya tabi değildir. Örneğin, akıl, duygu, sezgi, inanç mutluluk, üzüntü vb. kişiden kişiye, hatta aynı kişide olgudan olguya bile değişir. Mesela, sağlıklı veya hasta iken aldığımız kararlar ya da olaylara bakış açımız aynı mıdır? Ya da, öfkeliyken veya mutluyken aynı olaya nasıl bir karşılık veriyoruz? Allah’a İman veya O’nu inkar etmemiz insan nefsinin “zorunluluk” yasalarına tabi olmadığının açık bir kanıtıdır.. Peki, nefs ve beden arasındaki farklılığı yaratan ve bedenimizin tabi olduğu doğa yasaları niçin bu kadar önemlidir?
Doğa yasaları Allah’ın izni ile kendiliğinden işleyen “mekanik” yasalardır. Bedenimiz bu mekanik yasalara bağlıdır. Bunun anlamı şudur: İster doğada, ister bedende olsun tüm olgular madde içindeki hareketin bir sonucu olarak oluşurlar ve birbirlerini göreli olarak etkilerler. Bedenimizi bir ” bütün” olarak bir makine gibi düşünürsek, o “bütünün” her bir parçasının fonksiyonu, (örneğin kulak, dengeli yürümemizi sağlar, çünkü bedenimizin dengesi iç kulağa bağlıdır) otomatik olarak onun diğer parçalarına (yürümemiz için devreye sinir ve kas hücreleri girecektir); diğer parçaların fonksiyonu da ( örneğin, akciğerimiz biz yürürken solunumu ayarlayacaktır) bedenimize hizmet edecektir. Bir örnekle somutlaştıralım: Sinir sistemimiz bir organ, doku ya da hücreden aldığı bir uyarıyı tüm vücuda iletir. Örneğin,elimizin kesildiğini düşünelim. Sinir sisteminin bu uyarıyı hücrelere iletmesiyle birlikte; kan kaybı fazla olmasın diye kanın pıhtılaşma mekanizması devreye girer. Aynı anda lenf bezleri de devreye girerek, mikroplara karşı barikat kurarlar. İşte bedenimiz bu mekanik yasa ile çalışır. Vücudumuzdaki kalp, sinir, sindirim ve dolaşım gibi tüm sistemler bir ” bütün-parça” ilişkisiyle otomatik olarak programlanmışlardır. Üstelik bu yasalar evrenseldir. Örneğin, kalp dakikada 60-100 arası atar.Ama dakikada 180 attı mı bu dünyanın her yerinde bir rahatsızlık olarak kabul edilir ve sebebini bulmak için testler yapılır. Evrenselliği budur.
Nefs ile beden farklı olsalar da, iki taraflı bir ilişki içinde birbirlerine sımsıkı da bağlıdırlar. Bu nefsin bedeni, bedenin de nefsi etkilemesi ile ilgilidir. Bedenin, nefsi etkilemesine örnek olarak uyuşturucu ya da alkol bağımlılığının kişiyi nasıl mahvettiğini gösterebiliriz. Onlar, insana sahte mutluluk vererek kişinin vücut kimyasını olumsuz yönde değiştirirler. Nefsin bedeni etkilemesine örnek olarak da iyileşeceğine inanan bir kişinin; sahip olduğu o inançla iyileşmesi gösterilebilir. Peki, birbirinden farklı olan beden ile nefs bir “aracı” olmadan iki taraflı sımsıkı bir ilişki içinde iletişim ve etkileşim içinde olabilirler mi? Diğer bir ifade ile, soyut bir varlık olan nefs ile, somut bir varlık olan beden birbirleriyle bir “aracı” olmadan iletişime girebilirler mi? Hayır! Bir “aracı” lazımdır; bu da “RUH”tur. Allah cc. şöyle buyurur: ” …sonra onu belirli ölçülerle şekillendirip, içine ruhundan üfledi. Bu suretle sizler için işitmeyi, görmeyi ve kalpleri meydana getirdi…”(Secde 9). İşte, ruhun cenine üflenmesiyle birlikte ” nefs bedeniyle bir “BENLİK” kazanmış,“ yani o bir insan olmuştur. Ruhun üflenmesiyle birlikte https://twitter.com bedenin içindeki nefs uyandırılmış, canlandırılmış, yani insana hayat verilmiştir. Ruh, bu bağlamda “can ya da canlandıran” anlamına gelir. Ruh “candır”, zira mukadder olan ve şaşmaz bir yazı ile yazılan ömür tamamlanınca, meleklerin ruhunu kabzetmesiyle, kişi ölür. (Hicr 29). Elbette, kaçınılmaz olarak, “Her nefis ölümü tadacaktır” (Al-i İmran 185). Ve her insan, mutlak ve muhakkak olarak ahirette, hesap gününde, sahip olduğu bedeniyle birlikte tekrar diriltilecektir: “Ve ruhlar bedeniyle birleştiği vakit..” (Tekvir7).
Şimdi ruhun “can” anlamı ve “aracı” kavramına bir örnekle açıklık getirelim: Hemen herkes ütünün ne olduğunu bilir. Ütünün bedenimiz olduğunu düşünelim. Ütüyü prize takmazsanız çalışmaz. Ama, ütünün fişini prize (ruh) takmanızla birlikte, ütü içindeki elektrik kablolarındaki elektronların (nefs) faaliyete geçmesiyle birlikte, ütü çalışır ve ısınır (beden-nefs ilişkisi). Günlük anlatımla, ütüyü faaliyete geçiren biziz. Çünkü, ütünün çalışmasına neden olan “güç” biziz. İşte beden ile nefsi birleştirerek, iletişime sokan, ona Allah’ın izni ile “can” veren güç de ruhtur. Ruh ile nefs canlanır, hayat bulur. Aynı anda bedeni ile iletişime geçer; işitme, görme ve kalp devreye girer.(Secde 9). Rabbimizin işitme, görme ve kalp diye buyurduğu kavramlar, vücutta birer organ olan kulak, göz, kalp değil; fiziki alanda ses, ışık, elektrik dalgaları; ruhsal alanda ise kalp sesi, kalp gözü ve kalp dilidir. Ruhun üflenmesiyle birlikte bu dalgalar yolu ile bedenin içindeki nefs canlandırılmış, insana hayat verilmiştir. Ruh bu bağlamda “canlandıran” anlamına gelen bir “aracıdır”. Ruh verilmeden önce anne karnındaki her bebek sadece bir et parçasıdır.
Ruh, beden ile nefsi iletişime geçiren bir aracıdır (dikkat arabulucu değil) demiştik. Ruh, hiç şüphesiz Allah cc. ile insan arasında da bir aracıdır. Ruha “tanrısal öz” gibi anlamlar verilmişse de, Kuran-Kerim” Sana ruhtan soruyorlar.De ki”Ruh Rabbimin emrindedir, ve size ilimden çok az bir şey verilmiştir.” (İsra 85) diyerek bu alandaki bilgilerimizin çok az olduğu beyan edilmiştir. Bu ayet,şunun için önemlidir: a- Allah’ın emrinde olan “ruh” kötü ruh haline dönüşemez. Çünkü Allah’ın emrinin dışına çıkamaz:”..nefse kötülüğü ve ondan korunmasını ilham eden” (Şems 8) Rabbimiz emrindeki ruh aracılığıyla, kullarını “…hidayete davet eder.” ve “Her kim hidayeti kabul ederse kendi lehine eder, kim de sapıtırsa “Ben sadece uyarıcıyım” de.” (Neml 92). Şems ayetinde vurgulanan “iyilik ve kötülüğün ilhamı diye kastedilen ” şu iyi şunu yap” ya da ” şu kötü şunu yapma” tarzındaki ruhani ilhamdır. b- Kutsal Ruh olarak da isimlendirilen Cebrail as.bu tanımlamanın dışındadır. Elbette, O’da Allah’ın bir kuludur; ancak Cebrail as. bir elçidir, aracı değil. (ruh bahsinde ele alınacaktır).
Gelelim, ayette “işitme, görme, kalplerle” ifade buyurulan ama gerçekte ses, işık ve elektrik dalgalarını vurgulayan ifadelere…”İşitme” ses dalgalarına, “görme” ışık dalgalarına, “kalp”de elektrik dalgalarına işaret eder. Kulağımız sesi duyar, yerine göre filtreler; gözümüz ışığı soğurur; kalbimiz ise bilindiği gibi kendi elektriğini kendi üreten bir jeneratördür. Bu dalgaların bir özelliği birbirine dönüşebilmeleridir. Örneğin, ses dalgası elektriğe, elektrik de ışığa dönüşür.
Araştırmalarla ispat edilmiştir ki, göze gelen ışığın yarattığı görüntü ( bu eşiniz, çocuğunuz, arkadaşınız, bir tarih veya olay olabilir) olabilir; göz sinirleri tarafından filtrelenir yani perdelenir. Ses dalgaları aracılığıyla gelen ses de (bu bir kelime, bir harf, çığlık, gürültü, kahkaha vb.olabilir); kulak sinirleri tarafından filtrelenir yani o da perdelidir.Tek istisnası ismimizdir, çünkü o filtreli değildir. Göz ve kulak sinirlerinin bu filtreleme sistemi, bizim tercihlerimiz, ve eğilimlerimiz doğrultusunda belirlenir ve seçimlerimiz doğrultusunda çalışırlar. Şimdi, eğilimlerimiz doğrultusunda çalışan ses ve ışık dalgaları beyin ve kalp ile iletişim ve etkileşim halindedir. Örneğin, bazı anneler gece yarısı bebeğinin ağlamasıyla uyanır. Genellikle hepimiz, sevdiğimiz insanın konuşmalarını dikkatle dinleriz. Ya da sevdiğimiz bir sunucuyu, filmi, sanatçıyı dikkatle izleriz. Bunlar, algıda seçiciliktir.
Algıda seçicilik şu mekanizma ile çalışır: Sizin neyi seçtiğinizi, nelerden hoşlandığınızı ya da hoşlanmadığınızı sinir hücreleri” frekans temelli hafızalarına” kaydederler. Bedenimizde, belirli bir kütle durumunun, belirli bir enerjisi ve bu yüzden de belirli bir titreşim frekansı vardır. Bu sadece fotonlarda değil, tüm sistemlerde geçerlidir. Arkadaşınızı, eşinizi, işinizi, evinizi seçerken bu yüzden etkilenirsiniz. Hani şu klişe haline gelmiş “elektrik aldım” ya da “elektrik alamadım” sözlerinin altında bu hakikat yatar. Nedeni, elektrik yükü, elektro-manyetik etkileşim ve elektronların hareketidir. Demek ki ses dalgaları hakikati işitmemize, ışık dalgaları hakikati görmemize, elektrik dalgaları da hakikati duymamıza hizmet ederler.Kuran’daki ilk emrin “OKU”olması tesadüf değildir: “Yaratan Rabbinin ismiyle oku” (Alak1) ayetinin hikmetlerinden birisi budur. İşte bu yüzden kafirlerin, müşriklerin vb. “Ne yapalım, Allah bizi böyle yaratmış” demesi yalandır. Allah’a açık bir iftiradır. Çünkü, işittiğimiz her ses, ister piyano olsun ister davul sesi, ister türkü olsun ister şarkı; isterse de Kuran okumak ya da Kuran dinlemek olsun bunların hepsi belirli frekanslarda titreşerek, sesin özgün tonlarını yayarlar. Kulak sinirleri aracılığıyla, ses iletisi önce beyine, oradan da tüm vücuda yayılır. Vücudumuzdaki kimya değişir. Diğer bir ifade ile konuştuğumuz, okuduğumuz veya dinlediğimiz her şey bizim kendi seçimlerimizdir.
https://kurandakihayat.com/eskiŞu ana kadar nefs-beden hakkındaki anlattıklarımızın hepsi, onların farklılıkları ve etkileşimi üzerineydi. Yani, hep “Nasıl” üzerinde durduk. Artık, “Niçin?” sorusuna geçebiliriz: Yüce Rabbimiz bedenimizi niçin böyle yarattı? Hikmeti nedir? Ya da bir hikmeti var mıdır? Hemen Kuran’a dönüyoruz:” Kulakları, gözleri, derileri aleyhlerinde şahitlik yapacaklar” (Fussilet 20-22). Ayetler şunu hatırlatmaktadırlar: Bedenimizdeki kulak, göz, dil, burun, deri gibi tüm duyu organlarımız yani 5 duyumuz, bizim bütün yaptıklarımızı kayıt altında tutarlar. Onlar, bizim düşüncelerimizi, davranışlarımızı, arzularımızı, seçim ve niyetlerimizi beyin ve kalp yoluyla kayıt eden birer cihazdırlar. İşte bu yüzden beden ve nefs ayrılmaz bir ilişki içinde bulunur. Bedenin her bir organı beyin, göz, kulak, sinirler vb. bu cihazın kayıt elemanlarıdır. Bu elemanların çalışmalarının temelinde ise her bir hücrede kodlu bulunan hafıza vardır. Seçimlerimize göre filtrelenen ses ve ışık dalgaları da beyin ve kalp ile iletişim halindedir. Bu nedenle, ses dalgaları yolu ile “kalp sesi” doğruyu duyar, hakkı işitir.Işık dalgaları yolu ile kalp gözü doğruyu görür; elektrik dalgalarıyla kalp dili hakkı=doğruyu bilir. Çünkü, doğada geçerli olan ” hareket ve düzen yasası” benliğimizde de geçerli olup ayetlerde beyan edilmiştir.
Özetle, beden-nefs, hafızaya bağlı nedenler ve bedenin tabi olduğu mekanik yasalardan ötürü birbirlerinden farklıdırlar. Anne karnında ruh üfleninceye kadar da birbirleriyle etkileşim ve iletişim içinde bulunmazlar. Ancak. ruhun üflenmesiyle birlikte, nefs ve beden birbirlerine sımsıkı bağlanırlar. Tıpkı, bir madeni paranın yazı-tura yüzü gibi. Bir sonraki yazı hafızayı ele alacaktır.
Gelecek yazıda görüşmek üzere…